Dünyada sanata öncülük etmiş şehirleri ezbere biliyoruz. Peki ya sanatın uğramadığı, ismini dahi duymadığımız o ücra şehirler? Oralara sanat dışarıdan ulaşmıyorsa, o çorak topraklarda bir sanatçı kendi kendine nasıl doğuyor?

Cevap; doğa değil, doğal olanın gücünde saklı.

Bugün yapay zeka dediğimiz olgu, sadece kendisine sunulan “konutlar” (veriler) kadar üretim yapabiliyor. Biz ise onu kontrol altında tutabilmek için artık komutların bile komutlarını yazmaya başladık. Peki, bu hummalı çabanın altında yatan asıl korku ne? Sanatımızı kaybetmek mi, ruhumuzu mu, yoksa sadece kontrolü mü?

Yapay zekanın mesleklerimizi elimizden alacağı söylentisi, modern dünyanın üzerimize leke gibi yapışan anksiyetesi haline geldi. Şirket sahiplerinin dijitalleşme obsesyonu, birçok markayı bildiğimiz o samimi değerlerinden kopardı. “Yenilikçi düşünme” maskesi ardında sadece kâr oranlarına odaklanan yeni nesil dönüşüm danışmanları, şirketleri küçültürken sektörleri de kalitesizleştirmeye başladı.

Oysa bu süreçte unutulan hayati gerçekler var:
Sektörleri daima insanlar yönetecek. Yapay zekaya sanatı öğreten biziz. Kaliteyi düşürmenin bedeli bir gün çok ağır ödenecek ve günün sonunda rakamlar, bu kaybın faturasını yalan söylemeden önümüze koyacak.

Eğer bir dijital reform yapılacaksa, önce elimizdeki insan cevherini bu teknolojilere adapte etmekle başlanmalı. Üretim maliyetinin düşüşü, yaratım kapasitesinin artışına hizmet etmeliydi; ruhun tasfiyesine değil. Aksi halde, doğaldan ilham alan sanatçıların ruhlarından parçalar ekleyerek oluşturdukları o eşsiz renkleri kaybetmemiz an meselesi.

Bu öngörüsüz dijitalleşme çılgınlığı, birçok markanın sonu olacak. Makineler üretecek, insan onları kontrol edecek ve o kontrol cihazlarını yine insanlar tasarlayacak. Bu piramidin sonu yok. Ancak insanoğlu bir makineye dönüşmediği sürece, özgün sanata olan ihtiyacımız her zaman zorunlu kalacak.

“Bir sanatçı ilhamını nereden alır?” diye sormaya gerek var mıydı? Bugün bunu sorar hale gelmişsek, bir yerlerde hata yapıyoruz demektir. Sanatçı ilhamını doğadan alır; çünkü doğa doğaldır, kendiliğinden oluşur, ruhların birleşimidir ve en önemlisi öngörülemezdir.

Gelecekte gerçek sanat; tıpkı organik sebzelerin seri üretimlerden çok daha pahalı ve değerli olması gibi bir lükse dönüşecek. İzlediğimiz bir videonun yapay zeka olmadığını anladığımızda içimize yayılan o rahatlık hissi, en büyük hazinemiz olacak.

Dijitalleşmek istiyorsak, önce elimizdeki cevherlerin o saf doğallığını anlamalı ve yatırımı teknolojiye değil, o ruhun korunmasına yapmalıyız.

Bu yazıya, ‘Şeytan Marka Giyer 2’ filmi vesile oldu. Gördüm ki dünyanın her yerinde dönüşümün sancısı aynı.

Dilerim yaşadığımız tüm bu sancılar, daha taze ve özgün bir dünyanın doğumuna kapı aralar.